30 Temmuz 2009

VENEDİK...

Padova'dan yola çıkıp hedef Venedik diyoruz ancak GPS imiz yeni yapılan otobanı tanımayıp bize tarlada gidiyoruz muamelesi yapıyor. Anlıyoruz ki çıkışı kaçırdık. ilk çıkıştan çık kuralından buluyoruz yolu, Mestre'den trenle devam edeceğiz. Ancak arabayla istasyona kadar gitmek mümkün olmuyor bir türlü. Yolumuzu tren rayı önünde kırmızı ışık kesiyor. En az bir 40 dakika kadar tren yolunun önünde kuyrukta bekliyoruz. Nihayet kol kalkıyor ve geçiş izni alıyoruz. Ancak önce bir market bulmalıyız. Malum kahvaltıları otelde yapmayı reddetmiştik. GPS e soruyoruz en yakın market olarak COOP'u gösteriyor bize. İsviçre'den alışığız bu isme. Hemen bulup alışverişi yapıp çıkıyoruz.
Biraz serinmiş market...
at supermarket Sıra bir park bulmaya geldi, gps onu da buluyor bize hemen. Can italyan arkadaşlarının bisikletlerine sulanıyor. Çocuk her yerde çocuk, vermek istemiyor tabi, hemen itiraz geliyor. Ebeveynleri de -"lei é piccola piccola" deyip bizim Can'a izin vermelerini öğütlüyorlar... Sohbet açıyorlar ama italyancamız yeterli gelmeyince anlayıveriyorlar. Çok samimiler, güleryüzlüler...

Bizim yolumuz uzun deyip kalkıyoruz, araba park yeri bulmamız gerekiyor. Arabayı istasyona daha yakın parkedelim diyoruz. Parkyeri bulduk, istasnyona girdik, tren biletini aldık, trene bindik diyene kadar saat oluyor 12.30, sonunda varıyoruz Venedik'e, güzel bir yola açılıyor, karşımızda güzelim deniz manzarası... Haydarpaşa tren istasyonunu hatırlatıyor bana. Bu manzarayı çekmeyi unutmuşuz... Merdivenler kesiyor yolumuzu, çocuk arabasını taşımaya buradan başlıyoruz. VENICE Burada sokaklar ve caddeler çoğunlukla kanallardan oluşuyor. Hiç tahmin etmediğimiz bir şekilde köprülerin hiçbirinde merdiven dışında çocuk arabaları için düz geçit olmadığını görüyor ve eyvah diyoruz.
yine mi köprüler! Ah bu köprülerin elinden çok çektik... Çocuk arabasıyla o kadar zor oldu ki, hava sıcak... Sırtımızda çantalar... Kanalların etrafı çoğunlukla açık, bir çocuğun düşmesi an meselesi yani. Yere de bırakamıyoruz Can Paşa'yı...
Venice II
Tipik bir Venedik evi, eskimiş tuğlalar, penceresinde rengarenk çiçekler, hiç bozulmamış, el değmemiş buraya...
venice
Pencereye asılmış çamaşırlar... Bu görüntü tanıdık geliyor...
ah! bu köprülerin gözü kör olsun Ah bu köprüler köprüler... Ne zor sizi aşmak, sokaktan karşıya geçmek bu kadar zor olabilir ancak... Tekerlekli sandalye kullanmak zorunda olanların gezemeyeceği bir şehir Venedik...
Çocuk arabasıyla gelen ailelerde de kısa sürede terketmek hissi uyandıran bir şehir aynı zamanda...
BREAD MASKS Maske fotoğrafları yanımda olmadığı için şimdilik bu ekmek maskeleriyle yetinelim. Diğerlerini ekleyeceğim ilk fırsatta...
Envai çeşit maskelerin olduğu dükkanlar var burada. Venedik her yıl şubat ayında düzenlenen Maskeli şenliği ile ünlü.

venice bazaar
Venedik'in de bir pazarı var...

canal street
Kapı önüne parketmiş arabalar vardır, burada ise kapı önüne parketmiş tekneler...
Venedik'de yaşamak istiyorsanız araba sevdanızı bir kenara bırakmanız gerek.

flowers at the window
Çiçek kültürüm olmadığı için resimdeki çiçeklerin ne olduğunu sizlere sormak istiyorum... Ne kadar güzel tasarlanmış...
GONDOLA La Gondola... Haliç'deki Saltanat kayığını anımsatıyor.

Saint Marco in Venice Saint Marco Meydanı...
İnternetten araştırma yapıp şu bilgilere ulaştım.
Kaynak: http://www.italyaonline.net/Italya/sehirler/venedik/tarihi_notlar.htm

Venedik, barbar işgalcilerden kaçacak bir sığınak bulmak amacı ile anakaradan Laguna'ya geçmeye zorlanan yerli halk tarafından M.S. 811 yılında kurulmuştur.
823 yılında kemikleri İskenderiye'den Venedik'e getirilen San Marco (St. Mark the Evangelist), kanatlı aslan olarak tasvir edilerek şehrin koruyucu Azizi ünvanını almıştır.

Venedik'in gerileme dönemi, sanatsal gelişme dönemi ile çakışır. İstanbul'un Türkler tarafından ele geçirilmesiyle gerileme dönemi başlar. Amerika'nın keşfi ticaret yolunun değişmesine sebep olur. Venedik, 1500'de Kıbrısı ele geçiren Türklerle bitmek bilmeyen bir savaş mücadelesine girmek zorunda kalır ve 1571'de yapılan Lepanto deniz savaşı, savaş sırasında önemli bir rol üstlenen Venedikliler sayesinde zaferle neticelenir. Fakat, 17. yüzyılda, Türklerin Giriti yirmi beş yıl kuşatmanın ardından ele geçirmesi çöküşün kanıtı olur.

Huzur Dolu Cumhuriyet - La Serenissima - 1797 yılında son bulur. İşgalciler tekrar geldiğinde ve Avusturya'ya karşı üstünlük gösteren Napolyon, bir zamanların güçlü deniz cumhuriyetini ele geçirdiğinde, Onlar Meclisi anayasayı yok etmişlerdir. 1866 yılında şehir tekrar, yeni kurulmuş olan İtalya Krallığı'nının eline geçer.

ALUUUUU

Artık burada bir mola veriyoruz... Can bir Türkiye'ye telefon etmek istedi. Arkadaşlarını özlemiş...
-Aluuu!!!
Mete!, Ece!, Batuhan!, Sencer!, Tuana!, Alp!...

16 Temmuz 2009

ANDIAMO A PADOVA!

İstemeyerek ayrılıyoruz Milano'dan... Gelmişken Venedik'e uğramadan olmaz, iki saat mesafe altüstü deyip düşüyoruz yollara...Padova Saint Antonio
Ancak Venedik öncesinde Padova varmış deyip konaklama yeri olarak da burayı seçiyoruz. Yarım saat uzaklıktayız Venedik'e ne de olsa, yarın sabah erkenden çıkar gideriz diyoruz ama Padova bizi esir alıyor adeta...
Padova
Gerçekten de çok çok iyi bir karar vermişiz. Padova nefis bir şehir. Milano ile Venedik'in karması sanki. Her yer tarih...
Padova's Pontiff
Azizleri ile ünlü burası, her yerde karşılaşıyoruz, selam veriyorlar halka...
strange peaches in Padova
Kaldığımız otel bir Fransız oteller zinciri ve maalesef İtalyan lezzetlerinden nasibini almamış. Bol kuruvasan eşliğinde kahvaltılar yapıyoruz ancak tak ediyor artık canıma. Bir pazar buluyoruz burada, meğer ne çeşitleri varmış şu domatesin...
tomatoes in Padova Bazaar
Hemen alıyorum, ertesi sabah için planımı yapıyorum. Peynir, zeytin çeşitleri ve baget ekmek de ayarlayıveriyorum marketten hemen. Otelin tatlı kuruvasanlarından, domuz salamlarından, tuhaf peynirlerden kurtuluyoruz. En tanıdık peynir Labnedir deyip yanında domates, salatalık, yeşil ve siyah zeytinden oluşan kahvaltımızı ediyoruz güzel bir park bulup... Bu domates de dolmalık biber gibi sanki, ilk defa görüyorum. Meraktan 1-2 tane de bundan alıyorum. Bizim köy domateslerine benziyor ama aynısı değil kesinlikle...italian tomato
ertesi gün yine başka domatesler görüp onlardan da alıyorum. Patlıcan'ı da ilk defa İtalya'da görüyorum. İsviçre'de hiç yoktu marketlerde...
piccola tomato

Evet artık dolaşıp fotoğraf çekebiliriz. Meydanlar cıvıl cıvıl, insanlar şıkır şıkır ama ben kafayı kapı kollarına takmış durumdayım nedense...
Door Handle III

Door Handle I



Door Handle II

Hepsi de birbirinden farklı farklı bunların. Aynı gibi duruyorlar ama değiller
Door Handle IV

Akşam güneş batmaya yakın gölgeler oluşmaya başlıyor. Bu pencerenin görüntüsü takılıyor obektife...
Window in Padova

Dönüp dolaşıp kendimizi yine St. Antonio Basilikasının meydanında buluyoruz. Son enerjimizi de burada harcıyoruz.
at Saint Antonio piazza
Ama birilerinin enerjisi bitmemiş, dönmek istemiyor, tokatı yiyoruz!!!
Slap to daddy!
Hadi bakalım göster bize yolu GPS kardeş...
Bu arada GPS gerçekten inanılmaz, sizi şaşırtıp yolunuzu da uzatabiliyor. Yeni yapılan bir otobanı görmeyip size bir tarlada 120 km hızla gidiyorsunuz muamelesi de yapabiliyor. Ama çoğu zamanda inanılmaz bir şekilde nokta atışı yapmanızı da sağlıyor. Bizi şaşırtan diğer şey ise İsviçre'den aldığımız GPS'in içinden Türkçe yazılım seçeneğinin de çıkmış olmasıydı. Dilimizi hiç bir yerde görmeye alışkın olmadığımızdan, işe bak deyip dinliyoruz Türkçe konuşan hanımı... "100 mt sonra sola dön..."
gps

Padova'dan otele dönerken şöyle bir gözümüze çarpan O da ne dedirten bir ilan ile karşılaşıyoruz..

Bülent Abla ne işin var Padova'da :)

Bulent Abla

Akşam yemeğini nerede yediğimize gelince, İkea'da...
İtalya'ya gidilir de yemek İkea'da yenir mi demeyin. 2 yaşında bir çocukla gidilebilecek en iyi yer bence... Otobanda görür görmez kararımızı verip işaretlemiştik buraya gelelim yemeğe diye. Doğruda yapmışız. Makarnalar gayet Al dente idi:) İsveç köftesi de her yerde isveç köftesi işte:)

08 Temmuz 2009

MILANO: ELİT ŞEHİR...

DUOMO CATHEDRAL

Milano gerçekten bizim beğenimizi kazanan bir şehir oldu. İnsanlar şık, kibar, sempatik... Mağaza vitrinleri olabildiğine şık tasarlanmış. Orada ki vitrinlerin resmini çekip gelsem ve onları uygulasam paparazziler değil ama şık giyinmeyi seven hanımların epey ilgisini ve merakını çekerdim eminim. Renk uyumu, kombinasyonlar ancak bu kadar zevkli olabilir. Seyretmelik değil giyilmelik tasarlanmıştı... Size örnek sunamadığım için üzgünüm. Fotoğraf çekmek gelmedi o vakit aklıma, yanlış anlaşılmasından da çekindim biraz. Ama son derece pişmanım. Beni uzun süre idare edecek ipuçları verecekti bu fotoğraflar. Şimdi sadece hafızamda kalanlarla idare etmek durumundayım....
Sonradan öğreniyoruz ki İtalya'nın kuzeyi ile güneyi arasında ülke değiştirmişçesine fark varmış. Biz iyi olan kesimi görmüşüz. Bu gezide, güneye inip de bu farka tanık olma fırsatımız olmadı ama ilerde umarım olur. CANDLES IN DUOMO CATHEDRAL Duomo; Milano'nun incisi diyorum ben ona. Beyazlığı ile çok uzaktan ışıldıyor. İçine sırayla girebiliyoruz eşimle, Can gürültü yapıyor çünkü, içerde sessiz olmak lazım..
IN DUOMO CATHEDRAL
Etkilenerek çıkıyoruz kathedralden...
TRAM IN ITALY

İtalya'da da tramvaylar var. Çok benziyorlar bizdekilere... Geçen haftasonu Defacto mağazasından taksim tramvaylarının resmedildiği bir t-shirt aldım kendime. İlerde anı olarak yaşamak için size de öneririm. İstanbul'a ait bir nostaljiyi üzerimde taşımaktan ve sergilemekten keyif alacağımı düşündüm...

NICE LADIES ON BIKE -ITALY

Elit bir şehir diyorum ya, bisiklete binen hanımefendiler o kadar şık ve bir o kadar zariflerdi ki, elit olarak nitelendirmemizde büyük paya sahipler...
Duomo'nun hemen karşısında Viktoria Emanuel Çarşısı karşılıyor. İçinde genelde lüks markaların mağazaları var.
 Viktorya Emanuel Çarşısı

Duomo'yu ve Emanuel Çarşısını gezdikten sonra biraz ilerde meydanda bizi bir palyaço karşılıyor. Yaptığı gösteriyle gönlümüzde taht kurdu. Harlequin show

Bu palyaçonun gösterisinde kullandıklarına gelince, yoldan gelip geçen insanlar, özellikle de çocuklar yakayı kurtaramıyorlar... Kulağında müzik dinliyor, ayağında paten. Yakında buraya bir videosunu eklemek istiyorum.
stop crying someone

Zor iş yalnız, sıcakta oyun sırasında bir çocuk düşüp de dizini incitince onu tekrar güldürebilmek için epey uğraştı...
IMG_4299_resize

Acıkmaya başlıyoruz ama hayır hayır kendimize hakim olup abur cubur yemeden incecik pizza yiyeceğiz akşama...
Italian ice cream

Bir dondurmaya hayır demeyiz ama:)
RECEP IVEDIK IN ITALY

Bir anda bizi şaşırtan güldüren bir manzarayla karşılaşıyoruz. Recep İvedik filmi Milano'da çevriliyor sanki. Küçük mini mini bir araba, içinde devasa Recep İvedik'in italyan versiyonu, arabası bozulmuş, uğraşıyor sıcakta...CASTELLO IN MILANO
Castello Sforzescoyu tesadüfen buluyoruz. Nedense gps e güvenip hiç harita almamışız. İyi ki burayı görmeden gitmemişiz, içeride ilerleyince çok güzel bir park kaşılayacak bizi... Can'ın ve dolayısıyla bizim çok eğleneceğimiz bir park..
GAME SCARE

Parkta İtalyanların arasında buluyoruz kendimizi... İlerde zenciler davullar çalıyorlar. Çoğunluk onları seyrediyor. Biz de oturuyoruz çimlere, Can'ın tam aradığı yer, bütün gün arabasında dolaşmaktan sıkılmış parkta herkese sataşıyor. Bu amca ile de oynuyorlar. Can yanına gidiyor, amcam aslan kükremesi yapıyor, bizimki korkmuş numarası yapıp kaçıyor, birazdan tekrar gidiyor yanına, hoşuma gidiyor Can'a ilgi gösterip oynamaları. Ardından zenci çocuklarla oynamaya başlıyor Can, oğlumu aralarına alıp oyunlarına ortak ediyorlar. Dil ayrılığı renk ayrılığı hiç problem olmuyor. Beni mutlu eden bir başka manzara bu...

Parkta epey bir vakit geçirdikten sonra zor bela Can'ı alıp geri dönüyoruz. Can isyan ediyor. Ama anne baba çok yorgun, otele geri dönüp, yarın ki yolculuk için dinlenmemiz gerek...
RENT A BIKE

İlginç bir uygulama ile karşılaşıyoruz. Bisiklet kiralayabiliyorsunuz burada...


gps

Milano'yu bu kadar gezmek yeter, yarın ki yolculuğumuz nereye?

06 Temmuz 2009

LACHIATE MI CANTARE con la guitarra in mano...

Önce bir bakalım, nasıl çalınıyormuş bu alet. Abi izin verir mi acaba, bir el atsam mı şu işe
- Chiao, bambino! sen al bunu çal
- Ondan bizim evde de var, ben bunu istiyorum...
-Gel düet yapalım seninle...

Biraz da İspanyol gitar tarzında çalalım. Ariva, Ariva!!!...
Ah çok yetenekli bu çocuk...

24 Haziran 2009

4.Gün: İtalya Yollarında

İsviçre-Almanya karışımında 3 gün geçirdikten sonra 4.gün İtalya yollarına düşmek üzere kalkıldı. İlk hedef “Lago di Como” yani Como Gölü, onun öncesinde de Lugano Gölünü şöyle bir görelim dedik. Ne de olsa yolumuzun üzeri, bir şekilde gösterecek kendini…
İsviçre'den İtalya'ya geçer geçmez bizi karşılayacak olan iki göl... Ardından da Milano'ya varış...
ITALIA ON PLATE
Ancak bu göllerin öncesinde kendini gösteren bir göl vardı ki bize, varlığından hiç haberimiz dahi yoktu. Hepsini görmüş olduktan sonra ki kararım en güzelinin ve etkileyici olanının o olduğuydu. İsviçre sınırlarından çıkmadan boğazı andıran yükseklikten baktığımızda içimizin ürpermesi, korkuyla karışık hayranlık duygusu, lunaparkta gondoldayken en tepeye çıkış anı… Göl olamaz, deniz bu diyorum, rengine, ışıltısına vurulup… Beyaz yelkenliler tamamlıyor görüntüyü, kenarında ise yeşilin her tonu ve güzelim Sisikon köyü…LUCERNE LAKE
SISIKON
Sessiz sakin, kimsecikler yok, oysa göl kenarında bir karavan kampı var. Boş da değil, karavanlar duruyor sıra sıra. Sırtında bebeği, trekking yapan bir baba giriyor kareye… Arkadan ise annesi ve büyük çocuk yürüyor. Hayranlık beslemeden edemiyorum bu aileye. Anne incecik, gencecik, iki çocuklarıyla kamp kurmaya gelmişler, doğada yürüyüşlere çıkıyorlar… Güzelim Lucerne gölünün huzurlu eteklerindeler… LUCERNE LAKE
Karavan da yaşamak nasıl olur acaba diye kafada bir soru işareti ve İsviçre’ye bir daha gelmek için bahaneler uydurulması…
Eşime böbürlenerek daha bu göl ne ki sen hele Como gölünü gör diyorum, en güzel manzaranın ve gölün o olduğunu o an henüz bilmeyerek. Como gölünü herkesten duymuşuz, üzerinde o kadar konuşulmuş, İtalyanlardan bile tavsiye alınmış ama sanırım bu tavsiyeleri ve övgüleri yapanlar İsviçre’yi görmemiş olmalılar. Evet güzeldi Como'da Garda'da ama Lucerne’nin bize yaptığı etkiyi yapamadı hiçbiri, sönük birer yıldız olarak yerlerini aldılar hafızamızda Neden yoktu aynı etki? Bir kere köy havası yoktu o göllerin kıyılarında. Lucerne çevresinde ise İsviçre köyleri bütün saflıklarıyla duruyorlardı. Como'da ise bizim boğazda yalılar nasıl boğaz manzarasını yer yer kaplamışsa Como gölünde tamamen kaplanmıştı. Gerçi gölün güzelliği yukardan kuşbaşı bakıldığında ortaya çıkıyordu ama fena mı olurdu küçük İtalyan köylerinde sokaklar arasında dolaşabilseydik.
LAGO DI COMO
2-3 saatlik yolu durup kalkmalar, gezip dolaşmalar, Can’ın uykusu gelip huysuzlaşmaları ile 6-7 saatte alınca Como gölünün etrafını dolaşmaya başladığımızda saat 9a geliyordu. Işığın son demlerinde çekebildiğimiz kareler olduğuna seviniyoruz.
THE CHURCH AT COMO

Como'ya varışımız aslında saat 18.00 civarıydı. Otopark fişini aldığımızda saat 18.30. İtalya'da yoğun işlek yerler haricinde akşam 8e kadar park ücretli, sonrasında ise ücretsiz çoğu mavi ile çizilmiş park yerlerinde... Como'da dolaşalım dedik önce, şehrin merkezini turladık. Akşam olmuş, cafeler, publar dolup taşıyor, canlılık var. Benim gözüme bir oyuncakçıda ki Şirinler takılıyor. Bayılarak seyrettiğim, çizgi romanlarını takip ettiğim çizgifilmin karekterlerini seviyorum uzaktan.
SMURFS

Yemek yiyip Como gölünün tavsiye edildiği gibi etrafını arabayla gezelim diyoruz ama vakit de dar, hava kararıyor. Bir müddet gidip, durup seyredip sonra hadi geri dönelim, istikamet Milano. Otele vardığımızda Can çoktan uyumuş.
Yarın Milano'dayız. Aynı zamanda İtalya'da bir bayramın kutlamaları varmış.

Can'da bu kutlamalara eşlik edip İtalyan abi ve ablalarıyla gitar konseri verecek sizlere:)
LEARNING PLAY GUITAR

18 Haziran 2009

3. gün Almanya-KONSTANZ

Bugün yolumuzun çok güzel yerlerden geçeceğini bilemeden uyandık, aşağıda fırında pişmekte olan harika çöreklerden de haberimiz yoktu. İsviçrelilerin pazar sabahı kahvaltılarında yaptıkları geleneksel bir ekmek aslında. Onların isimlendirmesiyle ZOPF. Dün yatılı misafirliğe gelen İsviçreli Rahel, sabah erkenden kalkıp yapmıştı. Başka türlü mayalı hamur işi nasıl yetişsin kahvaltıya. Kahvaltıda bayıla bayıla yenildi. Bilhassa eşim tarafından. Kulağa fısıldanan al bunun tarifini yaparsın gidince ısrarıyla tarifi alındı. Ancak dün akşam evde ki mayanın bozulmuş olduğu farkedilince elenen unla kalakalındı. İlk fırsatta yapılıp tarifle birlikte paylaşılacak. İncelikleri çokmuş, özel unu varmış, o yüzden bizim unlarla yapabilmenin garantisi yok. Ama deneyeceğiz ve paylaşacağız. Şimdilik soğuması için arka bahçeye çıkarılan çöreğin görüntüsüyle yetinelim.
ZOPF

Geçen gelişimizde Schengen vizemiz olmadığından Almanya tarafına geçememiş olmaktan dolayı içimizde kalmış demek ki, bugün yine Almanya tarafına geçtik. Ama bu sefer alışveriş etmek için değil, gezmek için...
KONSTANZ
Bu görüntülerle mest oldum ben... Uzun uzun yürüdük, yine güzel fotoğraflar çekebilmenin mutluluğu. Objektifin baktığı yer yön güzel...
KONSTANZ II
Güneşli pırıl pırıl bir hava var. Köyümüzden 15-20 km gidiyor gitmiyoruz karşımızda Konstanz... Sokaklar, merkez cıvıl cıvıl, yürüyüş yapanlar ve illa ki bisiklete binen maaile burada...
BIKE FAMILY IN GERMANY
Ben şu çocukların arkaya takıldığı mini karavan-bisiklet buluşunu çok sevdim. Bizim memlekette hiç yok bundan. Neden!!! Çünkü bisiklete binmiyoruz, binemiyoruz. Adamlar bisikletler için ayrıca yol yapmışlar, biz yürüyüş yolunu zor buluyoruz, arabalar kaldırımları bile işgal etmiş durumdayken nerede bisiklet yolu bulmak!!!

OOOO PINAR HANIMLARDA BURDAYMIŞ!
Biz hayıflana duralım, bizi sokak çalgıcıları karşılıyor. Bir nebze unutuyoruz derdimizi.
-Oooo, Pınar Hanımlarda burdaymış, wilkommen sie efenim wilkommen sie!

TIRED BIKERS
Yorgun bisikletçiler, güneşin altına uzanmış dinleniyorlar. Ne keyif ama!!!


Yürüyüşe devam, Bodensee gölü boyunca. Göl demeye dilim varmıyor, deniz güzelliğinde, koyu mavi bir renk, kıpır kıpır, tertemiz...Çıkarıyorum ayakkabılarımı ve göle inen merdivenlerden doğru suya dokunduruyorum ayaklarımı. Tekrar gelebilelim dileğiyle...
KONSTANZ-BODENSEE LAKE

Burada yaşlanmak istiyorum birden...
Hadi eve dönme vakti diyor eşim. Yarın sabah İtalya'ya yolculuk var...

OLD AGE

15 Haziran 2009

SESSİZLİĞİN SESİ: BERLİNGEN'DE 1. GÜN

Gözümü açtığımda köyümüze gelmişiz...
BODENSEE LAKE
Aynı bıraktığımız gibi. Klise çanlarıyla selamlıyor bizi yine. Ama değişen bir şeyler var, yemyeşil olmuş her yer, orman gürleşmiş, üzüm bağıymış meğerse şurası... Bodensee gölü meğerse maviymiş. Öncekinde lacivert griydi sanki. Berlingen
Şimdi anladım, aylardan Ocak değil, Haziran… İlginçtir, önceki gelişimizde de yine bir ayın sonunda gelip diğer ayın ilk haftasının sonunda geri dönmüşüz. Aralık’dan Ocağa geçerken bu sefer Mayıstan Haziran’a geçmek var.


Derken misafir olacağımız eve varmışız, üstelik GPS olmadan. Büyük gurur yaşıyoruz… Guest House

İsviçre bayrağı selamlıyor bizi…

Burada her evin önünde bayraklar dalgalanıyor. Sadece İsviçre bayrağı da değil, bir yandan da Turgau kantonunun bayrağı olan yeşil sarılı ejdarha çiftli olan bayrak var… SWISS FLAG
Evimizin bir tarafı ormana bir tarafı göle bakıyor.

Uykusunu almış, yeni bir eve gelmiş Can var karşımızda, anne baba ise uykusuz ve de bitkin.
Üstelik içinde merdiven bulunan bir ev!!! Olamaz. Sürekli çıkılıp inme turları, Can oğlum düşeceksin dur! Durulmaz, anne baba peşinde, aman düşmesin!
Uyku, oturmak, uzanıp dinlenme hissi ve merdivenler…
Bizim için ayrılmış orman manzaralı oda, rahat yatak, özel banyo&wc. Aşağıda nefis bir kahvaltı masası. Öte yanda ise merdivenler…
Ev içinde rahat yok, haydi doğru bahçeye! Kahvaltılar sırayla edilecek. Babaya öncelik verdik. Bahçedeyiz Can paşa ile… Burada da bitmez yaramazlıklar. Evin çevresindeki taşlar, kanalizasyon ızgarasından atılmaya başlanır. Karşı komşunun köpeğine doğru koşulur, köpek kaçar, bizimkisi kovalar, illa kuyruğundan yakalayacak. Oradan uzaklaştırmaya çalışılır bu sefer aşağıdaki komşunun at çiftliğine girilir. Atlara uzanılır, korkan anne kaptığı gibi kaçar, Can kıyameti koparır, neden atlara dokunamamıştır?! Atın huyu suyu bilinmez, sahibi ne der bilinmez.
Soluk bu sefer klisenin parkında alınır…
Biraz rahata erilir.

Orman’a giderken ki küçük göl buz tutmuştu, şimdi yeşilliğini gösteriyor, meğerse ne çok balık barındırıyormuş içinde…
Mini Lake

Nereye baksak yeşil, mavi karşımı bir manzara. Gözlerimiz hasret kalmış böylesi görüntülere…
Korna gürültüsü yok, su sesi var, ağaçların hışırtısı, kuş sesleri…
Water Voice at sunset
Konuşurken bile sesini yükseltemiyor insan. Can dur gitme oğlum diye seslenemiyorum bile, sessizlikten utanıp. Sesim çıkamıyor.
O kadar güzel geliyor ki sessizliği bozan suyun sesi, ağaçların hışırtısı ve kuş sesleri…
Gün sona eriyor... Bu anı fotoğraflayabilmenin mutluluğu, günün yorgunluğunu silip atıyor. Yerine "-iyi ki gelmişiz, iyi ki gelmişiz" nidaları...
Sunset in Berlingen